ErkanAydın.com yenilenen arayüzüyle yayına devam ediyor. Facebook ve Twitterdan takiplemeyi unutmayın!
Berat Gecesi, iman, ibadet ve düşünce bakımından kendimizi yenilememiz, geçmişimizi muhasebe, geleceğimizi planlama ve ümitlerimizi tazelememiz için önümüze konulan büyük bir fırsattır.
Maddi ve manevi değerler dengesinin madde lehine bozulduğuna, manevi değerlerin erozyona uğradığına, bunun sonucu olarak da toplumda huzursuzluğun güvensizliğin ve tahammülsüzlüğün arttığına şahit oluyoruz.
Hepimiz biliyoruz ki, fertler arasında insani değerlerin önemsenmemesi, yıpratılması veya yok edilmesi toplumsal çürümenin habercisidir. İslam, insanın beden sağlığına önem verdiği kadar ruh sağlığına da önem vermektedir.
Berat gecesini idrak eden herkes, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki; “De ki, ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer-53) müjdesinin farkına vararak kendi özüne dönmeli, ümitlerini canlandırmalı, bağışlama ve bağışlanma duygularını güçlendirmelidir.
Namazın önünde arınmak var. Arınmanın özellikle manevi boyutu demek olan “Hades’ten taharet” özenle üzerinde durulacak bir ilke.
Namaz, şuurlu bir tarzda, ahidlerini yenilemek için Allah’ın huzuruna çıkmak demek. Allah Rasûlü (s.a.), “namazın evinizin önünden geçen ırmakta günde beş vakit arınmak demek olduğu”nu ifade buyuruyor. Demek ki her namazda, Rabbin huzuruna çıkarken,“arınmışlık hissi”ni kuşanabilmek gerekiyor. Yani kalbimizden emin olmak… “Yüreğim, Senin huzuruna çıkabilecek arınmışlık, ak-paklık içinde Rabbim, bak kalbime…”diyebilmek…
İşte bu arı-durulukta buluştuğumuz her namazda ve her rekatta dua ederiz.
“Bizi sırat-ı müstakime (müstakim bir yola) yönelt..” deriz.
Sanki sırat-ı müstakim, ahiretteki Sırat’ın dünyaya izdüşümüdür. Sanki burada yürümeyi başaranlar, orada da, o ince, ipince yolda da yürümeyi başaracaklardır.
Sanki yürümeyi başaramamak ve çizgiden her çıkış, felâket, yıkım, hüsran, perişanlık anlamına geliyor…
Müstekîm olmak, onun için çetin, çetrefilli bir iştir.
Onun için “müstekîm ol” buyruğu, bir Peygamber (s.a.)in saçlarını ağartacak yoğunlukta bir emirdir.
Onun için bir Peygamber (s.a.) günde yüz defa Rabbi’ne istiğfar diliyle yönelme ihtiyacı duyar… Yüz kere kalbini yoklar, yüzlerce kere niyaza ihtiyaç duyar…
Müstekîm olmak, bir koyun sürüsünü, tuz yalatılmış bir sürüyü, derenin içinden su içmeden geçirmek gibi…
Nefsin, hevânın, hevesin farkında olma ve onları dizginleyebilme işi…
Adeta, “Bir ateş çukurunun kenarından kurtulmuş” (Al-i İmran, 3/i03) gibi…
Onun için sadece bir gece değil her zaman bilmek gerek… Kur’an’ı bilmek, Rasûllulah’ın hayatını hece hece okumak… Allah’ın yeryüzünde nasıl bir insan istediğinin farkında olmak… İlk şart bu.
Kur’an’ı ve Rasûlullah’ı bir kere daha kendimiz için okumak bir bakıma…
Sonra, yaşanan her şeyi ayrıştırmak…
Günlük hayatı ayrıştırmak… İbadeti, iş hayatını, insanlarla ilişkileri, aile ilişkilerini, düşünceyi, imanı ayrıştırıp süzmek…
En kötü aldatma girişimi Allah’ı aldatma girişimidir…
Hâşâ, “Allah görmez, duymaz” diye düşünmektir.
Allah’ı unutmaktır hayatımızda…
Buradan başlar ölçülerin dışına yönelme…Allah’ın sınırlarını aşmanın çıkış noktası burasıdır.
Bu, ne kadar tehlikeli bir yönelişse, imanı, düşünceyi ve hayatı ayrıştırma da o kadar hayatidir.
Onun için bu günleri bir hatırlatıcı vesile sayarak kalbimize ve dimağımıza yansıyan “Amentü çerçevesi”ni adeta yeniden iman ediyormuş gibi ayrıştırmak gerekiyor.
Bu bizi, bizdeki dönüşümün farkına varmaya sevk edecektir.
Tevbenin ruhi zeminidir bu… Dönüştüğümüzün farkında olmazsak, hiçbir zaman tevbe gerekliliğini hissedemeyiz çünkü.
Yüreğimizin yabancılaştığını, bir iç yarası gibi hissetmemiz gerekir. Ne diyor Yunus: “Sol böğrümde ince bir dert, batar Yunus Yunus diye…”
Tevbe ihtiyacı, bu batıştan kaynaklanır.
Bir namaz vakti, Allah’ın huzuruna duramayacak gibi hissederiz kendimizi meselâ… Arınmışlık duygumuz yaralanmıştır.
Abdest almamıza rağmen, yüreğimizin bir yerlerinde bir kara nokta saklanmıştır.
Geceleri ahirete göçmekten korkmaya başlarız. Çünkü hesabı verilemeyecek dosyalar yüklenmişizdir. Hayat kitabımızı okumak ürküntü verir, her cümleden korkarız.
Gözümüzün, dilimizin, elimizin, kalbimizin, dimağımızın, midemizin, kulağımızın ölçüleri, giyim kuşamımız, ümitlerimiz, sevgilerimiz, korkularımız, zevklerimiz, acılarımız, mal tutkumuz, fakirliğe, zenginliğe karşı tepkilerimiz değişmiştir. Tedrici bir başkalaşım içine girmişizdir.
Kur’an, gıybet’i “ölmüş kardeşinin etini yeme”ye benzetiyor.
Sonra da ilâve ediyor: “İşte bundan tiksindiniz!” (Hucurat, 49/12)
Dilinizin ölçüsünü kaybederseniz, gıybetteki tiksindirici özellik, size tad vermeye başlar. Günahtan tad almaya başlarsınız.
Tıpkı bunun gibi, başkalaşım tad vermeye başlar, lezzete dönüşür…
Fakirin acısına duyarsızlaşırsınız. Zenginliği Kârun duygularıyla yaşar, fakire gözünü çıkarmadan ihsanda bulunmazsınız.
İktidarı Fir’avn ya da Nemrud hisleriyle kullanır, zulmü gelenek haline getirirsiniz…
Gözünüzün ölçüsü değişmişse, harama tutulur, midenizin ölçüsü değişmişse, haram lokmaya duyarsızlaşırsınız. Ayaklarınızın ölçüsü bozulmuşsa, pisliğe bulaşmak rahatsız etmez sizi…
Kalbin-dimağın kimyası bozulmuştur âdeta… Her uzuv, yaratılış gayesini unutmuştur.
Fıtratın kimyası yerine, nefsi ve hevayı putlaştıran bir terkip yüklenmiştir.
SIRAT’TA YÜRÜR GİBİ…
Sırat’ta yürür gibi… Bir hesab gününün hassasiyeti ile donanmak gerekir bu geceyle beraber. Rabbin huzuruna çıkış duyarlılığıdır.
Allah’ı yakın bilmek, şah damarından yakın bilmek demektir… Bir nabız atışı gibi duymaktır ahireti…
Bir yoğunlaşma halidir bu, her duygu, düşünce ve eylemde Allah’a yakın durma halidir. Bir bakıma, dimağla kalbin, kalble uzuvların ahengi, uyumudur…
Her niyeti “Allah için” kılma gayretidir. Cennetle cehennem arasındaki kısa ya da uzun yoldaki gerilimi, dünyada iken hissetmektir.
Bir korku bir ümit gelgiti yaşamak, bir cennet rayihası, bir cehennem endişesi arasında gidip gelmektir. Ve her halükârda Rabbe sığınmaktır…
Hayatımızı derinden etkileyen savruluşlar karşısında Rabbe sığınmak… Hayatı, Sırat’ta yürür gibi yaşamak, aslında her an Rabbe sığınmak demek…
Salih paşanın deyimiyle:
Sen usandırma eli, elde usandırmaz seni
Hîlekârlık eyleme, kimse dolandırmaz seni
Dest-i a’dâdan1 soğuk su içme, kandırmaz seni
Korkma düşmenden ki, âteş olsa yandırmaz seni
MÜSTAKÎM OL HAZRET-İ ALLAH UTANDIRMAZ SENİ
Madem gelmişiz dünyaya ve madem bu dünya bir imtihan alanı… Öyleyse derin muhasebeler bizim için… Niye geldik, ne haldeyiz ve yarın ne olacak?
Bizi var edenin huzuruna çıkacağız ve dünya hayatımızın hesabını vereceğiz.
Yüzü ak çıkanlar olacak, kararan yüzler olacak…
Bu gece berat kandili, berat bir özeleştiri zamanı… Belki özeleştiri çağrısı aynı zamanda. Artıları, eksileri yeniden görebilme gayreti.
Toplumumuzda, bir aşınma yaşanıyor. Bir bulanma, bir insicam bozulması, bir dağılma, savrulma belki, bir teksif noksanlığı, bir denge sarsılması…
Namaz kılıp yanlışlıklardan kurtulamamak, “Amentü” deyip inanç sarsılmaları geçirmek, Hacca gidip, dönerken yol arkadaşlarıyla kavgaya tutuşmak, zekât verip, ardından minnet yüklemek, İslâm’ın kardeşleştirmesi gereken gönüllerde buğz, öfke, kin barındırmak…
“Müslüman olmak ne demektir?” sorusunun cevabını unutmak…
Düşünüyoruz ki, tam da acil bir iç muhasebe ihtiyacı içindeyiz. Yüreğimizi avucumuza alıp, “Nerdesin? Nelere inanıp, neleri seviyor, nelerden korkuyorsun?” diye sorma ihtiyacı içindeyiz.
“Sırat üzerinde yürür gibi…” diye başladık sohbete… Ayağımız kaydığında ateşe düşeceğiz… Ayağımız kayıyor ve ateşin farkında değilsek vay halimize… Yangını hissetmiyorsak yazık bize… Haram yiyip de ateş yutmuş gibi içimiz kavrulmuyorsa bizi ne uyarabilir? Bir garibin yüreğinin üzerine basıp da Rabbimizi incittiğimizi düşünmüyorsak… Vah bize…
Bunlar üzerinde düşünmeli, birbirimizi uyarmalıyız…
Yanı başımızda Müslümanlığı eriyip giden bir insan varsa, onu arındırmak için bir adımımız olmalı…
Fahr-i Kâinât Efendimiz vahyin ilk geldiği sıralarda bir gün biraz istirahat etmek için mütevâzî hasırının üzerine uzanmışlardı. Az sonra acele ile yerinden kalktılar. Bu ânî ve heyecanlı kalkışından meraklanan Hz. Hatice vâlidemiz:
-Niçin dinlenmeden hemen kalktınız? diye sordu. Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdular:
-Artık dinlenme vakti geçti! Zirâ Rabbim bana:
“Ey örtüsüne bürünen (Peygamber)! Kalk, insanları uyar. Rabbini yücelt! Elbiseni ve nefsini temizle! Kötü şeylerden uzak dur! (el-Müddessir, 1-5) diye emir buyurdu.
Rabinden bu emirleri alan Âlemlere Rahmet Efendimiz artık hayatının sonuna kadar gece gündüz durup dinlenmeden ve bütün çilelere göğüs gererek insanları Hakk’a çağırmaya devâm etmiştir. Hatta bu hususta o kadar coşku ile hareket etmiştir ki Cenâb-ı Hakk Habîb-i Edîbi’ne acıyarak, O’nun bu azim ve iştiyâkını itidâl çizgisine çekmek üzere şu âyet-i kerîmeyi indirmişdir:
“Ey Habîbim! Neredeyse bu söze (Kur’ân’a) inanmıyorlar diye arkalarından şiddetli bir üzüntü ile kendini helâk edeceksin!” (el-Kehf, 6)
Târık bin Abdullah el-Muharibî, bir müşahedesini şöyle anlatır:
Resûlullah aleyhis- selam’ı Zülmecaz panayırında görmüştüm Kendisinin üzerinde kırmızı bir cübbe bulunuyor, en yüksek sesiyle:
‘Ey insanlar! Lâ ilahe illallah: Allah’tan başka hiçbir ilah yok!’ deyiniz de, kurtulunuz!’ buyurarak sesleniyordu. Bir adam da elindeki taşla onu takip ediyor ve: ‘Ey insanlar! Sakın ona inanmayınız, itaat etmeyiniz!’ diyerek bağırıyordu. Attığı taşlarla, Resûlullah aleyhisselam’ın ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere, Resûlullah Aleyhisselam hakkında: ‘Kimdir bu zât?’ diye sordum. ‘Bu, Abdulmuttalib oğullarından bir gençtir!’ dediler. ‘Ya onun ardına düşen ve ona taş atan da kimdir?’ diye sordum. ‘O da, onun amcası Ebu Leheb Abduluzzâ’dır!’ dediler. (Dârekutnî, Sünen, III, 44-45)
Mü’min bir gönlü parça parça eden ve dağlayan bu tür eziyetlere o kutlu elçi bir insanı arındırıp ateşten kurtarabilmek için katlanıyordu.
Yanı başımızda Müslümanlığı eriyip giden bir insan varsa, onu arındırmak için bir adımımız olmalı…
Müdrik el-Ezdî der ki. “Babamla birlikte hac yapıyordum. Mina’ya gelip konaklayınca, bir toplulukla karşılaştım. Babama: ‘Bu cemaat ne için toplanmış?’ diye sordum. Babam:
‘Şu, kavminin dinini terk etmiş olan kişi için’ dedi. Bakınca, Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem’i gördüm:
‘Ey insanlar! Lâ ilahe ilallah: Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur!’ deyiniz de, kurtulunuz!’ buyuruyordu. İnsanlardan kimisi onun yüzüne tükürüyor; kimisi başına toprak saçıyor; kimisi de ona sövüp sayıyordu! Öğleye kadar bu hal devam etti. O sırada, göğsü açılmış bir kız, içinde su bulunan bir kap ve elinde bir mendille geldi. Ağlıyordu. Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm su kabını alıp sudan içti, elini yüzünü yıkadı. Başını kaldırıp: ‘Kızcağızım! Göğsünü başörtünle ört! Baban hakkında, tuzağa düşürülüp öldürülecek, zillete uğrayacak diye korkma!’ buyurdu.
‘Kimdir bu kız?’ diye sorduk. ‘Kızı, Zeyneb’dir!’ dediler. (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, VI, 21)
Bütün bu sıkıntı ve eziyetler Peygamber aleyhisselam’ı Rabbinin kendisine verdiği vazîfeyi hakkıyla yapmaktan alıkoyamadı.
O, gönlündeki ilâhî muhabbet ve aşkın heyecânı ile kendisine yapılan eziyet ve haksızlıkları âdetâ hiç hissetmiyordu.
Aksine bunlar, onun İslâmı, bir başka insana daha ulaştırma ve ateşe düşmek üzere olan bir kimseyi daha belinden tutup uçurumun kenârından selâmete çıkarma iştiyâkını artırıyordu.
Ömrü bu sıkıntı ve mücadeleyle geçmiş peygamberin ümmeti bir gecelik Müslümanlık gafletinden kurtulmalıdır.
Yanı başımızda Müslümanlığı eriyip giden bir insan varsa, onu arındırmak için bir adımımız olmalı…
Ama önce kendimiz için… Tüm varlığımızı bir imbikten geçirmeliyiz, kalbimizi ve bedenimizi süzmeli, Allah’tan gayrısına yönelik eğilme-bükülmeleri tedavi etmeliyiz.
Bugün kendimizi sarsarsak, yarın büyük muhakemede sarsılmayız.
Ya rabbi! Esmâ’yı hüsna’n hürmetine, Habib-i edibin hürmetine, mübarek aylar, geceler hürmetine sen iyi kullarına kuvvet, cesaret, metânet, izzet, hürmet, nusret ve galibiyet ihsan eyle, Ümmet-i Muhammed’e genel bir bâsiret bahşeyle ki aldanmayalım, hakkı hak olarak görebilelim; zalimlerin, fasıkların, kafirlerin; elinde oyuncak olmayalım.
Berat gecesi münasebetiyle, içimizdeki manevi duyguların sesine kulak vererek günahlarımıza tevbe etmeyi, kendimiz, ailemiz, ülkemiz, bütün müslümanlar ve insanlık için Allah’a dua ve niyazda bulunmayı ihmal etmeyelim. Bu gecenin çağın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere ümitsiz, karamsar ve günleri gafletle geçen kimselere bir kandil olması dileğiyle bütün müslümanların Berat Kandili’ni kutluyor, insanlığın barış, huzur ve saadetine, bütün müminlerin de affına vesile olmasınıCenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum.