ErkanAydın.com yenilenen arayüzüyle yayına devam ediyor. Facebook ve Twitterdan takiplemeyi unutmayın!

Cuma, Aralık 30th, 2011
Yorum Bulunmuyor

 

İnsanı kuşatan sosyal ve fiziki çevrenin üçüncüsü zamandır.

 

Zaman âlemin varoluşundan sona erişine kadar geçmiş, gelecek ve ikisi arasındaki “hâl” dediğimiz ânlardan ibarettir.

 

Zaman; dehr, vakt ve ân gibi kavramlarla da ifâde edilir. İnsana verilen ömür sermayesi, ister nefeslerle sınırlı olsun, isterse vakitle belirlenmiş olsun, zaman idrâkinin cereyan ettiği en önemli alandır.

 

İnsan, hayatı bir zaman ve vakit ölçüsü ile idrak etmektedir. Bu yüzden hayat, zamanı kullanma ve değerlendirme ameliyesi sayılabilir.

 

Medeniyet tarihi yorumcuları medeniyetleri zaman ve mekân medeniyetleri olarak ikiye ayırmaktadır.

 

Mekânı temel alan ve onu merkezine yerleştiren Batı medeniyeti daha çok somut ve sınırlı bir dünya kurmuştur.

 

İslâm ise merkezine zamanı alan bir medeniyetin sahibidir. İslâm’da her şey zaman önceliklidir. İbâdetlerde de, günlük yaşantıda da bu böyledir.

 

İslam’da ibâdet  gün ve saatleri, iş ve mesâî vakitleri zaman öncelikli olarak programlanmaktadır.

 

Namazda zamandır aslolan. Namazın vakti girmeden namaza âid mekânın bir esprisi yoktur. Çünkü vakit girince namaz her yerde kılınabilir.

 

Kur’an’da Allah Teâlâ, zaman dilimleri sayılan gündüz, gece, kuşluk vakti ve ikindi vaktine; ya da zamanı belirleyen takvimlere esas olan güneş ve aya yemin etmekte ve bir bakıma bu konuya dikkat çekmektedir.

 

Zaman aslında kulluk ve imtihan gayesiyle yaratılan insanoğlunun âhiret güzergahı üzerinde geçmek zorunda olduğu sanal bir tüneldir.

 

Zaman tüneli insanın, kendisinin farkında olmasına yarar. Âhiret, bu farkında olma bilinciyle kazanılır.

 

İçinde bulunulan an, en kıymetli zamandır. Çünkü ân geçmiş ile geleceğin kesişme noktasıdır. Değerli olan da o noktadır. Geçen geçmiş, gelecek ise meçhûldür.

 

Nitekim şâir der ki:

Mazî hayâl, manzar-ı âtî henüz adem,

Hâl oynatır şuûrumu, bilmem nedir bu dem?

Bir ân imiş meâli kitab-ı vücûdumun

Ömrüm şu gam-güsârım olan satr-ı mürtesem

 

 

Bir Arap şâiri de şöyle der:

 

Zamanı bizimle ölüme doğru giden bir gemi gibi görüyorum

Gemi akıp gidiyor ama, onun hareketlerini göremiyorum

 

Evet, zaman denizin engin sularında süzülüp giden bir gemi gibi akıyor ve bizleri sessizce ölüme taşıyor.

 

Herhalde Yahya Kemâl bu anlayıştan ilhâm ile Sessiz Gemi şiirinde şunları söyler:

 

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol

Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli

Aylarca sonsuz ufka bakar gözleri nemli.

 

İnsanların en büyük mes’elelerinden olan insanın içinde bulunduğu ânı değerlendirmesi konusunda Hz. Mevlânâ da kaygılıdır. Nitekim o da

 

Mesnevî’de der ki:

Ey cânımın cânı ey benim cânânım,

Aklını başına al da şu içinde bulunduğun ânın kıymetini bil!

 

İmam Şâfî hazretlerinin: “Zaman kılıç gibidir. Sen onu kesmezsen o seni keser. Nefsin en büyük düşmanındır. Sen onu hayırla meşgul etmezsen o seni şer ile meşgul eder” sözü, aslında zamanı yönetmenin nefsin tuzağına düşmemek için önemli olduğuna dikkat çekiyor.

 

Vakit Daralırken

Takvim ve ajandaların yenilendiği şu günlerde zaman ve insan kavramları üzerinde değerlendirmelerde bulunmak, yıl sonu, yıl başı, yeni yıl gibi sözcüklerin insan hayatı bakımından neleri çağrıştırdığı ya da çağrıştırması gerektiği üzerinde düşünmek yerinde bir davranış olsa gerektir.

 

Vakit veya zaman insanın öz sermayesidir. Herkese tahsis ve takdir edilmiş bir zaman kesiti, bir hayat, bir ömür vardır.

 

Doğumla tükenmeye başlayan ömür sermayesi, dünya sahnesinde bir sınav süredir. Hesabı yıllarla tutulur. “Kaç yaşındasın?” sorusuna verilen cevap, bu sürenin kullanılmış/tüketilmiş bölümünü yani daralan vakti belirler. Ancak kalan kısım meçhûldür.

 

Bir başka şekilde söyleyecek olursak, takvimde görülen her yeni yıl rakamı, aslında bilinmezliğine rağmen “daralan vakti,” yaklaşan sonu/eceli haber verir. Eski takvimler ise, öz sermayeden yediğimiz yılları günleri gözlerimiz önüne serer. Kim sermayesini kaybeder de “yükten kurtuldum” diye sevinebilir ki?

 

Zaman-insan ekseninde bilinen vahyî ve yalın gerçeklerin bir bölümünü –isterseniz- birlikte hatırlayalım.

(“Ve küllü şeyin indehu bi mikdar”)

“Allah katında her şey bir ölçüye/vadeye bağlanmıştır.”1

 

 

“İnsan gerçekten (tükenen ömür sermayesi açısından, her an) mutlak bir zarar içindedir.”2

(ellezi halekal mevte vel hayate)

“Allah hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.”3

“ Ben cinler ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”4

“Biz insanı en güzel biçimde (üstün yeteneklerle donatılmış olarak) yarattık. Sonra da onu aşağıların aşağısına indirdik.”5

 

Önlenemeyen zarardan, tükenen ömür sermayesinden, aşağıların aşağısına düşme tehlikesinden kurtulma şansı vardır ve bu şans iman, sâlih amel6 hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye7 kayıtlarına bağlı kılınmıştır.

 

Kulluk sınavının bütünlemesi de ömür denilen sınav süresi içindedir.

 

Ek bir zaman/süre asla söz konusu değildir. “Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi ertelemez.”8

Ek süre istekleri, hayatı bir anlamda yenileme veya uzatma dilekleri geçersizdir.

 

Üç grup insanın bu tür talepte bulunacağı bildirilmiş ve bunlar peşin peşin reddedilmiştir.

 

İlk grup zamanı inançsızlıkla geçirenlerdir:

 

“Kâfirler cehennemde, Rabbena ehricna namel salihan gayrallezi kunna namel “Rabbimiz, bizi (buradan) çıkar, önce yaptıklarımızın yerine iyi işler yapalım, diye feryad ederler.

 

Cevap çok  açık ve kesindir:

Evelem nuammirküm ma yetezekkerü fihi men tezekkera ve ca ekümün nezir

“Size, düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı

da gelmedi mi? Şimdi tadın azabı. Zâlimlerin yardımcısı yoktur.”9

 

İkinci grup ilâhî davete  uzak durmuş ve bu sebeple de gerçeğe karşı haksızlık etmiş olan zalimlerdir:

44. Ve enzirin nase yevme ye’tıhimül azabü fe yekulüllezıne zalemu rabbena ahhırna ila ecelin karıbin nücib da’veteke ve nettebiır rusül e ve lem tekunu aksemtüm min kablü ma leküm min zeval

“Zâlimlerin: Ey Rabbimiz. Yakın bir müddete kadar bize süre ver de senin davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım” diyecekleri gün hakkında insanları uyar. Onlara denilir ki; daha önce, sizin için bir zevâl/son olmadığına, yemin etmemiş miydiniz?”10

Üçüncü grup ise elindeki imkanları paylaşmayı becerememiş eli sıkı Müslümanlardır:

 

10. Ve enfiku mimma rezaknakum min kabli en ye’tiye ehadekumulmevtu feyekule rabbi lev la ahharteniy ila ecelin kariybin feassaddeka ve ekun minessalihıyne.


11. Ve len yuahhırallahu nefsen iza cae eceluha vallahu habiyrun bima ta’melune

 

“Ey mü’minler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim, Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam’ demesinden önce, size rızık olarak verdiklerimizden harcayın.”11

 

Bu âyetler, her işin bir zamanı ya da her zaman kesitinin bir işi olduğunu, bu sebeple zamanlama hatası yapmamak gerektiğini, sonraki pişmanlıkların ve taleplerin hiçbir şey kazandırmayacağını açıkça ilan etmektedir.

 

Çok küçük bir parçasının bile ilâve ve iâdesi söz konusu olmayan ömür denen zaman kesitinin genel anlamda kısmî bir belirginliği de yok değildir.

 

Peygamber Efendimizin iki beyânı konuyu belli ölçüde aydınlatmakta ve inananları uyarmaktadır:

 

“Ümmetimin ömrü 60 -70 yıldır.”12

“Allah, altmış yıl ömür verdiği kişiye mazeret ileri sürme şansı bırakmamıştır.”13

 

Bu iki hadîs-i şerîf 60 yaşına gelen insan için vaktin iyice daraldığı mesajını vermektedir. Nitekim “mazeret gösterme imkanını ortadan kaldıran süre (60 yıl)” ilâhî adâletin yeter saydığı

bir zaman delili olduğuna göre artık ömrün sonu gelmiş, başkaca delil aramaya ihtiyaç kalmamış demektir.

 

Bunun için kimi âlimler 60 yaşı, ömrün bitmek üzere olduğuna işaret saymışlardır. Bu sebeple de ömrün sonuna doğru iyilikleri arttırmak gibi son ikmal çalışmalarına hız vermek gerektiğini belgelerken bu hadisi de zikretmişlerdir.14

 

Şâfiî  bilginlerden bazıları da bu hadisten hareketle, gücü yettiği halde hacca gitmeden 60 yaşını dolduran kişinin hata etmiş olduğu, binaenaleyh böyle bir kimsenin  -60 yaşını doldurmadan ölenlerin aksine-  haccetmeden ölmesi halinde günahkâr olacağı sonucunu çıkarmışlardır.15

 

Genelde insanlar “zaman bozuldu” derler. Bir anlamda suçu zamana yükleyip avunmak isterler. Oysa zaman bozulmaz. Bozulan insanlardır.

 

Tıpkı “mevki ve makamların saygınlığı, oralarda oturan insanların saygınlığı ve şerefine bağlı” olduğu gibi (Şerefü’l-mekan bi’l-mekîn) zamanı değerlendirenler de o zamanı kullananlar, o kesitte yaşayanlardır.

 

Asr-ı saadetteki günler-geceler ile zamanımızdaki günler-geceler arasında gün ve gece olmak bakımından hiçbir fark yoktur. Ama söz konusu zamanlarda yaşayanlar açısından ise eyne’s-serâ ve’s-süreyya, demekten öte ne söylenebilir?

Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz zaman içinde kaybolmuş kimseleriz”

24 saat çerçevesinde değişen ve yitirilen müslümana özgü zaman değerlerini yaban vakitlerle değiştirmenin dayanılmaz acısını ve pişmanlığını yaşıyoruz.

 

“zaman mı bizi, biz mi zamanı kaybettik tartışılır” desek, acaba yılbaşı kutlama çılgınlıklarını damardan anlamlandırmış olmaz mıyız?

 

Daralan zamanı ve bozulan insanı görüp ihmale uğramış görevleri ikmal etmenin peşinde olmaktan, her yeni günü ve yılı bu yolda değerlendirme gayretine soyunmaktan başka teselli yolunun bulunmadığını kendimize anlatmanın günlerindeyiz.

 

2004’ü anlamlı kılmanın yolu bu olsa gerektir.

 

 

İmâm Gazâlî Hazretleri’nin Nasihatlerinden

 

Bir mümin, sabah namazını kıldıktan sonra ve güne başlamadan evvel, bir süre nefsi ile başbaşa kalıp, onunla bâzı muâhedeler yapmalı ve birtakım şartlar üzerinde anlaşmalıdır.

 

Nitekim bir tüccar da sermâyesini ortağına teslîm etmek mevkiindeyse onunla böyle muâhedeler yapar. Bu arada ona bâzı îkâzlarda bulunmayı da ihmâl etmez. İnsan da nefsine şu îkâz ve telkînlerde bulunmalıdır:

 

Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince anaparam da gider ve artık kâr ve kazanç sona erer.

 

Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allâh Teâlâ bu gün de bana müsâade ederek ikramda bulundu.

 

Eğer beni öldürseydi, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada devamlı sâlih ameller ve çeşitli hayırlarda bulunmayı temennî edecektim.

 

Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin.

 

O hâlde bugün günah ve mâsıyete katiyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir ânını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nîmettir.

 

İyi bil ki bir gün, gece ve gündüzü ile yirmi dört saattir. Kıyâmet günü insanoğlunun önüne her gün için yirmi dört tâne kapalı kutu getirilir.

 

Kutunun birini açıp, o saatte yaptığı amellerin mükâfâtı olarak, içinin nûr ile dolu olduğunu görünce, Allâh’ın lutfedeceği mükâfâtı düşünerek kul öyle sevinir ki, bu sevinci cehennem halkı arasında paylaşılsa, cehennemin acısını duymaz olurlardı.

 

İkinci kutuyu açtığında, bundan karanlık ve pis kokular çıkar ki, bu da isyân ile geçirdiği saattir.

 

Buna da öyle üzülür ki, eğer bu üzüntü cennet halkına dağıtılsaydı, kederlerinden cennetin zevkini kaybederlerdi.

 

Üçüncü bir kutu daha açılır ki içi tamâmen boştur. Bu da uyku veyâ mübah şeylerle geçirdiği saattir.

 

Fakat küçük bir hayrın ecrine dahî şiddetle ihtiyâç duyulan o günde, imkânı olduğu hâlde büyük bir kazancı kaybeden tüccarın hasreti gibi ve belki çok daha fazla yanar ve o saati boşa geçirmesinin acısıyla kıvranır.

 

O hâlde;

Ey nefsim! Fırsat eldeyken sandığını iyi doldur, sakın boş bırakma. Tembelliğe düşme, sonra yüksek derecelerden düşersin.»”

 

2004′e geldik. Yeni bir bin yılı tüketmeye başladık.

 

Böyle yıl dönümlerinin bir mü’mini daha çok ahiret kaygısına sevk edeceği muhakkak. Bir yıl daha yaklaşmışız ahiret yolculuğuna… Yani hesap gününe…

 

1825’in altını çizelim…   Bu, bir yıllık namaz vaktinin sayısını gösteriyor. 2004’e geçiyoruz.

Geride bıraktığımız bir yılın Müslüman kişiliği açısından muhasebesinin yapılması gerektiğinde, kalem kalem, her sorumluluğun hesabından ibra olmak gerekiyor.

 

Diyelim “namaz”ın hesabını vermemiz gerektiğinde 1825 vaktin “ödendi”sini elde etmek, her birimiz için bir çetin mesele… Her vaktin muhteva sorgulaması ayrı bir çetinlik arzediyor.

 

“Ramazan” hesabının “ödendi”si, “Zekat” hesabının “ödendi”si… Zarurat-ı diniyyeden mübahlara uzanan binbir çeşit insan davranışı içinde hep Rabbin huzuruna çıkacak kıvama ulaşmak…

 

Her yıl dönümünde böyle bir muhasebe çilesi yaşamak…

 

Ağzımızdan çıkan sözcüklerin, sayfalarımıza yansıyan yazıların, ellerimizden çıkan işlerin, ayaklarımızın yürüdüğü yolun, kulağımızdan beynimize ulaşanların hesabı… bunlardan temize çıkabilir miyiz?

 

Kolay değil bu.

 

Sadece bir yıl içinde temize çıkmak bile kolay değil.

 

Ya bir ömrün hesabını vermek…

 

İnsanlar saniyelerin alt birimleriyle rekor kırıyorlar. Demek ki, saniyelerin alt birimleri (saliseler) bile önemli insan hayatı için… Ne zenginlikler sığıyor bir saniye içine… Ya bir ömre ne zenginlikler sığar? Sığdırabilene…

 

Ömür geçip gidiyor hepimiz için.

 

Farkında olmadan…

Acaba, bir yılbaşında şenlik yapacak, gülüp oynayacak kadar güzel mi geçirdik geçen yılı?

 

Kaç gönül yıktık, ya da kaç virane evi şenlendirdik? Kaç güzellik kattık dünyaya Allah için?

 

“Vakit daralıyor” saniyelerin akışının farkında olan her kes için…  Her gün biraz daha yaklaşıyoruz ölüme hesap gününe.

 

İşte hepimiz bir yıl daha yaklaştık yolun sonuna…

 

Paniğe de gerek yok.

 

Yolu edebi içinde yürümek, bütün mesele…

 

İnsandan beklendiği biçimde…

 

Zamanın Sahibine iyi bir hesap verebilme cehdi içinde…

Bir gün saniyeler sayıla sayıla son nefesin alınıp verilemeyeceği ya da verilip alınamayacağı noktaya gelinecek…

 

Allah Rasûlü:“İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kadrini bilmez. Bu iki nimet sıhhat ve boş zamandır.” (Buhârî, Rikak, 1, İbn Mâce, Zühd, 15) buyurur.

 

İnsanların bir çoğu şu iki nimetten gafildir:

Biri sıhhat, biri de boş vakit. (H. Şerif)

 

Derman ve Zaman

Hayat öyle çetin, öyle hızlı ki

Öylesine ağır, öyle özlü ki

Ne dermanın yeter, ne de zamanın…

 

Sen kendi kendini çek düzeltmeye

Yanlışını gayret et azaltmaya

Elin günahını takip etmeye

Ne dermanın yeter, ne de zamanın…

 

Her olup biteni duyayım deme

Her esen rüzgara uyayım deme

Sahilde kumları sayayım deme

Ne dermanın yeter, ne de zamanın…

 

Her hatalı kula düşman olmaya

Son nefeslerinde pişman olmaya

Harcadığın ömrü geri almaya

Ne dermanın yeter, ne de zamanın…

 

HOŞOĞLU taptaze ışkın olsan da

Seksen, doksan, yüzü aşkın olsan da

Azrail gelende Coşkun olsan da

Ne dermanın yeter, ne de zamanın…

 

 

Dipnotlar: 1) Ra’d sûresi (13), 8. 2) Asr  sûresi (103) 2. 3) Mülk sûresi (67), 2. 4) Zâriyât sûresi (51), 56. 5) Tîn sûresi (95), 4-5. 6) Bk. Tîn sûresi (95), 6; Asr  sûresi (103) 3. 7) Asr  sûresi (103) 3. 8) Münafikûn suresi(63), 11. 9) Fâtır sûresi (35), 37. 10) İbrahim sûresi14 (14), 44. 11) Münâfikun sûresi (63), 9-10. 12) Tirmizî, Daavât 102; İbn Mâce, Zühd 27; Beyhaki, es-Sünenü’l-kübrâ, III, 370. 13) Buhari, rikak 5 .Hadiste söz konusu edilen 60 yaş hicrî takvime göredir. Milâdî takvime göre 60 yıl, ay yılının güneş yılından 10 gün eksik olması sebebiyle, hicrî hesapta 62 yıla tekabül eder. İşin bu yönü dikkatten uzak tutulmamalıdır.. 14) Bk. Nevevî, Riyâzü’s-sâlihîn, 113. hadis. 15) Bk. İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, X1, 244.

 

 

 

Yorum Bulunmuyor "Zamanı Kuşanmak"